Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Uncategorized’ Category

ilginçlikler

insan hayatı yanar döner, neyin yandırıp neyin döndüreceği de öngörülemiyor. bazı olayları milat ilan ediyoruz, fakat o milattan çok önce başlamıştır yeni takvimimiz. bazen de başladık sanıyoruz yeni döneme, gene eskinin güherçilesine dolanıyoruz (güherçile ne güzel, Poe’nun bir hikayesinin çevirisinde geçiyordu bu kelime).

yollardagezer.wordpress.com adresi ölmüş. onu yeniden diriltir miyim, elektroşok uygular mıyım bilmiyorum. belki de bu adı da bir cami avlusuna bırakmalıyım. bilemiyorum, bilemiyorum. başka limanlarda fink attığımı zannederken aslında küçük bir pisinde hapis miyim, bilemiyorum (pisin de bulmacalardan yadigar).

bu sıradan bir wordpress hatası da olabilir, yazı anlayışımı kökten değiştirecek bir devrim de olabilir… bak işte yine başladım: her şey birer işaretmiş gibi inanmaktan, davranmaktan ne zaman vazgeçeceğim?

Reklamlar

Read Full Post »

BİZ…

Epeydir yazmıyorum Yazmak tutkusu tembelliğime pes geliyor demek. “Asla ya da daima” diyenlerden olmak isterdim açık söylüyorum. Gel gör ki naçiz bedenim payidar olacak, bunu nasıl kazımışsam gani gani loblarıma, bu tutku denen şeyi bir türlü kendime ulayamadım. Nurullah’ın ataçlarını boynuma dolayarak, süpermen pelerinimi boynuma atıp fezaya doğru koşarken dört nala, geriye baktığımda yazmaması gerekenlerden olduğuma hükmettim. Bu kimseyi ilgilendirmez.

Bazen neden yazdığım konusuna da gelirsek, ki buna da gerek yok ya aslında, bu da kimseyi ilgilendirmez. Burda benim ve diğerlerinin içsel hafakanları mevzu bahisti, bu yüzden iddiasız, kendi çapında, halinde sayıklamalarla uykulara daldık..Bakarsanız görürsünüz -ki bence bakmasanız da olur-, lineer bir örgü bulamazsınız, bu hayatlarımızın iz düşümü değil de nedir?

4ümüzün bir arada olduğu o ender anlardan birisinde olmak istiyorum. Herkesin yüzünde, iyi insan olmasının sindiği, birinin diğeri hakkında sadece mutlu olmasını temenni ettiği o saf aura…Bu yüzden her biriniz çok kıymetlisiniz.

 

Gitmesek de, görmesek de, kalmasak da…

Read Full Post »

Sancılar üzerine

Güven kaybetmek zordur
Güven kaybedersen kazanmak zordur.
Ben sana güvenimi kaybettim
Arasan bulamazsın, hayaline getirmen zordur.

Çok söyledim az anladın
Sen herkesi kendine rakip sandın
Baktığında geçmişe pek çok aldandın
Dönmesende geri fark etmez artık.

Dünya kendinden ibaret değil
Olsaydı bu nice olurdu
Uğraşma bunla şunla onla
Dön kendine vasfının kıymetini bil

Şule kız verdi ayarı çeker gider,
hem burdan çeker gider, hem senden çeker gider
Buldukların senin olur ama bir tanesi yerini tutmaz
Bu nasıl ticarettir, yanlış ata oynayanın oyunu şah mat olmaz

Read Full Post »

Bu ülkenin başına gelmiş ve gelebilecek olan en gereksiz insanlardan bir tanesi , yaganesi, biriciği Ayşe Arman’dır. İçinde bulunduğu medya ailesi tabiî ki ondan daha pervasızını, küstahını bulamayacağı için, bulunmaz Hint kumaşı sendromluğu, Hindistan’dan değil, Dubai’den uzanıyor buralara. Hakkında yazılmışlardan, söylenmişlerden, hepsinden bir külliyat oluşabilir. Zira tüm bunlar onun vurdumduymazlığının, aymazlığının gıdası oldu. Kendisine ciğer, diğerlerine de “görmemiş kedi” muamelesi yaparak ve bu sanrıya taparcasına inanarak, yüzsüzlükle bu günlere kadar geldi…

İnsan daha ne kadar arsız olabilir. Kendisine ait bir özel eşyası, hayatı olmadan ne kadar yaşayabilir. Evladını pohpohlayan bilmem ne kolejinin müdürüne duyduğu sevgiden tutun, annesinin evinin üst katındaki jakuziyi, alışverişten sıkıldığı Dubai anılarından tutun, en arsız utanmaz, kimsenin merak etmediği ayrıntıları dahi köşe yazısı yapabilen, çıktığı tatillerden, yatak odasından bahsetmeye hayâ dahi etmeyen, lakin kocaman olmuş kocasına takıntı halinde “sevgilim” demenin saplantısını taşıyan bir kadın bu. Arsız bir ruh hali. “Ben şimdi ne yapacağım, ne yazacağım takıntısından yediği tırnakları yetmemiş, ertesi gününü hangi ruhun kanalizasyonunda geçireceğinin hesabını yapıyor. Yazılarına bir bakın, ilk zamanlar yazmaya başladığında kullandığı cümle yapısı, giriş geliş-me ve sonuçlanamama formülü ne ise, hala daha aynısı. Kemalat kavramını alt üst etmiş bir şahıs bu. Yazılmamış şey kalmadıysa gök kubbede’ yine onun yüzünden. Bir insan bu kadar çabalar da, yazar da, hiç mi bir şeyin altına imza atamaz, aldığı maaştan başka hiç mi bir kazanımı olamaz… Havsalam almıyor. Küreği kovasına bunca yıldır hiçlik doldurmuş, elini atsa içine, boşluktan beyni dönüyor.

Haşema giyip, gittiği tesettür otellerinde yaşadıklarını yazması nedir? Her yazı bir amaca hizmet etmeli değil mi? Aysel Gürel gibi çıldırmak, Müjde Ar gibi soyunmak, Danimarkalı gelin gibi örtünmek, bu bukalemunluk, bu her yerde ve herkesin yerinde olma saplantısı bizi perişan ediyor. Git hizmet ettiğin statünün, medya patronlarının, alçak bel pantolon giyen kızlarının yaşadıkları miyalji ağrılarına değin. Bronz tenlerinin, güneşlenmekten suları çekilmiş bedenlerinin uv filtrelemelerini yap. Sen hayat kadınlarının yaşadıklarını, sorunlarını anlatmak için genel evde mi kalıyorsun, otobüs şoförlerinin eziyetlerini anlamak için -Taksim, Sarıyer- hattında mesai saatinde belediye otobüsü mü kullanıyorsun. Nereden geliyor aklına bir insanı kıyafetiyle zavallılaştırma sanrısı. Sen haşema giyen bir kadının çektiği eziyetten bahsedecek son insansın. Sen zurnanın son deliğisin.
.

Haşema giyip, tesettür otellerinde röntgen yaparak vahvahlanacağına, Başörtünü takıp bir üniversite önünde itilip kakılıp bunları yazsana. Bu ülkenin elitist, paravan arkası, şezlong müdavimi tesettürlü kadınlarından değil, okuma, yaşama ve çalışma hakkı verilmemiş tesettürlülerinden bahsetsene. Bir gün olsun “bunlar neden bu halde” desene. Bir anlam verememe hali takınsana tüm bu olan bitene.

O şuh fotoğraflarından kızının ileride gurur duyacağını sanacak kadar sanal bir hayat yaşıyorsun sen. Gurur duyulacak şeylerin ne olduğunu karıştıracak kadar mühim bir erozyon var duvarlarında. Bunca haşemalı toplanıp sana acısa ve bunları bir köşe yazısında yayınlasa, Doğan print center yetişir mi sanıyorsun akıllarının Müteferrika’larına

Kendi kendine yazıyor, yaşıyor olmanın dayanılmaz ağırlığı. Hüsranın bundan…

Read Full Post »

31 f İst

Bir gelenek İstanbul’a gelişim. Bazıları İstanbul’lu olur, bazıları İstanbul’da olur kimileri de İstanbul’a gelir. Tüm bunları düşündükten sonra İstanbulsulaşma eğilimi ne noktadadır bilmek gerekir. Öyle İstanbul olmak vardır mesela, İstanbul’dasındır ama farkında değilsindir, istanbul’lu olmamak değil de istanbul olamamak kemirir bazenleri, İstanbul’da olamamak zaten bir varsayılandır madem, “istanbul gibi adam ol be” derler içindeki külhanbeyleri. İhanet olmadığını bilirler istanbul’lu olamayışının sebebini, ama istanbul olamayışına biçilen ceza fenadır. O da bir nevi istanbul’dan def olmaktır. Bu durumda Tef ol daha iyi. Vur patlasın çal oynasın hobaaaaaaa. Ada vapuru yandan çarklı, simitci,kahveci ve gazozcu,Alayı İstanbul’lu…

İstanbul eski İstanbul değildir tabi. Kravatla Beyoğlu’nu turlamak Eski İstanbul’un delili ise, Tesettürlü bir kokteyl’de kadeh kaldırmamak  da Yeni istanbul’un kör gözüm parmağına vurgusudur. Vurgular tesettüredir hep, çünkü uzun zamandır vurgumuz budur. Vurula vurula edindik sen de ister misin? İstanbul’lu değilsen kolay kolay edinemezsin, bilmelisin.

Bugün öyle İstanbul’sun ki sana sarılasım geliyor demiştim eski istanbul zamanlarından da eski bir zamanda, öyle incecik belli bir çay bardağıdır istanbul gemi üst katında. Gemiler eskidir,buram buram tüterler ve her serüven bitişinde olduğu gibi aniden “vurup çekilirler”. Sen nerede olursan ol, hayatlarına devam ederler.

 

İstanbullulaştıramadığım hiç bir şey, benim değildir. Çünkü “ben” olamayan bir sey, zaten “senin” değildir.

 

Amin

Read Full Post »